İstanbul’da Kalinka: Aleksei Batrakov, Rusya ve Avrupa

Read in English

Salı gecesi UEFA Şampiyonlar Ligi’nde temsilcimiz Galatasaray, Almanya’nın Stuttgart takımını İstanbul’da ağırladı. Galatasaray’ın iki golü de bu sezon Lokomotiv Moskova’dan transfer ettiği Aleksei Batrakov’dan geldi. Gollerin ardından statta çalınan “Kalinka” ve tribünlerin coşkusu, kısa sürede Türkiye sınırlarını aşarak uluslararası ilgi topladı. Rusya’nın yoğun siyasi baskıyla karşılaştığı bir dönemde, binlerce taraftarın genç bir Rus futbolcuyu böyle sahiplenmesi, büyük bütçeli tanıtım kampanyalarıyla bile kolayca yaratılamayacak bir görüntü ortaya çıkardı.

Yumuşak gücün etkisi de burada yatıyor. İnsanların bir ülkeye ilişkin düşünceleri yalnızca siyasi liderler, savaşlar ve diplomatik anlaşmazlıklarla şekillenmiyor. Sporcular, sanatçılar ve kültürel karşılaşmalar da ülkeler arasında duygusal bağlar kurulmasını sağlayabiliyor. İnternet ve sosyal medya ise bu bağların etkisini büyütüyor. İstanbul’daki bir gol sevinci, birkaç dakika içinde dünyanın farklı yerlerinde milyonlarca kişinin karşısına çıkabiliyor.

Batrakov’un gollerinin ardından çalınan Kalinka’nın Rus devlet medyası RT tarafından paylaşılması, bu görüntülerin siyasi iletişim açısından taşıdığı değerin fark edildiğini gösteriyor. Elbette taraftarların bir futbolcuya duyduğu sevgi, Rus devletinin politikalarına destek verdikleri anlamına gelmez. Ancak sportif başarı etrafında kendiliğinden oluşan sempati, devletlerin uluslararası kamuoyuna sunduğu anlatının bir parçasına dönüşebilir.

Rusya ile Türkiye arasındaki ilişkiler, tarih boyunca rekabetin, iş birliğinin ve karşılıklı kuşkunun iç içe geçtiği bir seyir izledi. Böyle bir ilişkide Batrakov gibi kamuoyunun sevgisini kazanan isimler, siyasi anlaşmazlıkların ötesinde toplumsal yakınlaşmaya katkıda bulunabilir. Futbolun gündelik hayatın başlıca unsurlarından biri olduğu Türkiye’de, başarılı bir Rus oyuncunun görünürlüğü bu açıdan önemlidir. Bu sempatinin kamuoyunun Rusya’ya bakışını ne ölçüde değiştireceğini söylemek güç olsa da olumlu çağrışımlar yaratabileceği açıktır. Batrakov’un İstanbul’a gelişinden itibaren Türkiye’deki Rus misyonlarının konuyu bu açıdan da değerlendirdikleri görülüyor. Rus temsilcilerin Batrakov ile medyanın karşısında varlık göstermesi ve Rus Büyükelçiliğinin sosyal medyadaki kutlama paylaşımları, bize Rus devletinin de bu işi sahiplendiğini gösteriyor.

Batrakov’un İstanbul’daki başarısı, Avrupa ile Rusya arasındaki gerilimin Türkiye’ye yansımalarını değerlendirmek için de ilginç bir örnek sunuyor. Batrakov’un transferi, Avrupa-Rusya ilişkilerindeki gerilimin Türkiye’ye yansımalarını değerlendirmek açısından da dikkat çekicidir. Onun gibi yetenekli bir oyuncunun Avrupa’nın dev kulüpleri yerine İstanbul’a gelmesini, bu siyasi ve ekonomik ortamdan bağımsız düşünmek güçtür. Yaptırımlar Rus futbolcuların Avrupa’ya transferini bütünüyle engellemese de finansal kısıtlamalar, ödeme güçlükleri ve siyasi çekinceler bu transferleri zorlaştırabilir. Böyle bir ortamda Galatasaray, Batrakov’a yeteneğini dünya sahnesinde sergileyebileceği güçlü bir fırsat sunarken Türk futbolu da Avrupa ile Rusya arasındaki gerilimin dolaylı olarak açtığı alandan yararlanarak önemli bir yıldız kazanmış oluyor.

Bununla birlikte finansal kısıtlamalar, ödeme süreçlerindeki belirsizlikler ve siyasi itibar kaygıları, Rus kulüpleriyle yapılacak işlemleri zorlaştırabilir. Bu koşullar transfer piyasasındaki tercihleri etkileyerek Türk kulüplerine fırsatlar sunabilir. Batrakov’un Galatasaray’a gelişini de sportif hedeflerin, ekonomik kararların ve değişen uluslararası koşulların birlikte şekillendirdiği bir gelişme olarak değerlendirmek gerekir.

Türkiye’nin konumu, futbol piyasasının çok ötesinde benzer fırsatlar ve güçlükler barındırıyor. Türkiye bir NATO müttefiki olarak Batı güvenlik sisteminin parçası olmasına rağmen Rusya ile enerji, turizm, ticaret ve bölgesel diplomasi alanlarında yoğun ilişkiler sürdürüyor. Bu nedenle Ankara’nın politikasını tam bir tarafsızlık olarak tanımlamak eksik kalır. Türkiye, ittifak bağlarını korurken Moskova ile iş birliği ve diyalog kanallarını da açık tutmaya çalışıyor.

Üstelik bu ilişki yalnızca Türkiye’nin Rusya’ya duyduğu ihtiyaçtan kaynaklanmıyor. Rusya’nın da Türkiye’ye ihtiyacı var. Türkiye, Moskova açısından önemli bir pazar, ekonomik ilişkilerini çeşitlendirebildiği bir ortak ve Batı ile temas kurabildiği diplomatik kanallardan biridir. Karadeniz’deki konumu, boğazlar üzerindeki yetkileri ve bölgesel ağırlığı da bu önemi artırıyor. Rusya’nın uluslararası hareket alanı daraldıkça Ankara ile ilişkilerini koruma isteğinin güçlenmesi beklenebilir.

Ancak karşılıklı ihtiyaç, çıkarların her alanda örtüştüğü anlamına gelmiyor. Karadeniz, Kafkasya ve Suriye’de iki ülkenin öncelikleri farklılaşabiliyor. Enerji ilişkileri ekonomik fayda sağlarken bağımlılık da yaratabiliyor. Ankara açısından temel mesele, Rusya ile ilişkilerin sunduğu imkânlardan yararlanırken kendi karar alanını korumaktır. Bunun için Türkiye’nin ekonomik ve diplomatik seçeneklerini genişletmesi gerekiyor.

Avrupa’nın Türkiye’ye yaklaşımı tam bu noktada önem kazanıyor. Türkiye’nin güvenlik katkısını talep ederken ekonomik ve siyasi iş birliğini sınırlayan bir yaklaşım, Ankara’nın seçeneklerini Moskova lehine daraltabilir. Rusya’nın etkisini sınırlandırmak isteyen Avrupa’nın, Türkiye’nin Rusya’ya bağımlılığını artırabilecek koşullar yaratması kendi güvenlik hedefleriyle çelişir.

Avrupa’nın savunma kapasitesini güçlendirme arayışı, bu ilişkinin yeniden değerlendirilmesi için önemli bir fırsat sunuyor. Avrupa Komisyonunun ReArm Europe/Readiness 2030 çerçevesi, yaklaşık 800 milyar avroluk savunma harcamasını harekete geçirmeyi hedefliyor. Bunun bir parçası olan SAFE ise üye ülkelere ortak savunma tedariki için 150 milyar avroya kadar kredi sağlanmasını öngörüyor. Bu rakamlar tek bir hazır bütçeden çok, farklı finansman araçlarıyla oluşturulmak istenen harcama kapasitesini ifade ediyor.

Türkiye açısından asıl soru, bu kaynaklarla finanse edilecek üretim ve tedarik süreçlerinde nasıl bir yer bulacağıdır. SAFE kredilerinin yalnızca AB üyelerine verilmesi programın genel kuralıdır. Ancak Türkiye’nin aday ülke olarak ortak alımlara katılabilmesi, Türk savunma sanayii şirketlerinin projelere ana yüklenici olarak tam erişim sağlayabildiği anlamına gelmiyor. Genel kurala göre nihai ürünün bileşen maliyetinin AB, Avrupa Ekonomik Alanı’ndaki EFTA ülkeleri ve Ukrayna dışından gelen kısmı yüzde 35 ile sınırlandırılıyor. Daha geniş sanayi katılımı için ayrıca bir anlaşma gerekiyor. Türkiye’nin karşılaştığı sorun bu nedenle mutlak bir katılım yasağından çok, sınırlı ve koşullu erişimdir.

Bu durum, Avrupa’nın Türkiye’den beklediği güvenlik katkısıyla Türkiye’ye sunduğu ortaklık arasındaki uyumu sorgulamayı gerektiriyor. Avrupa güvenliğinde önemli sorumluluklar üstlenmesi beklenen bir ülkenin, bu güvenliğin ekonomik ve teknolojik altyapısı kurulurken sınırlı bir konumda kalması kalıcı bir iş birliğini zorlaştırır. Türk savunma sanayiinin kapasitesinden yararlanmak isteyen Avrupa’nın, ortak üretim ve teknoloji geliştirme imkânlarını da genişletmesi gerekir.

Benzer bir tartışma, Avrupa’nın sanayi politikalarında öne çıkan “Made in Europe” yaklaşımında da görülüyor. Sanayi Hızlandırma Yasası teklifi, belirli kamu alımları ve destek programlarında Avrupa menşeli üretime öncelik verilmesini öngörüyor. Türkiye açısından kritik mesele, Avrupa sanayisiyle bütünleşmiş Türk üretiminin bu tanım içinde nasıl değerlendirileceğidir. Komisyon teklifinde Gümrük Birliği ortaklarından gelen içeriğe belirli alanlarda eşdeğerlik tanınması öngörülse de müzakere sürecindeki daha dar kapsamlı öneriler belirsizlik yaratıyor. Dolayısıyla burada kesinleşmiş ve kapsamlı bir dışlanmadan çok, dışlanma riskinden söz etmek gerekiyor.

Bu riskin ekonomik sonuçları küçümsenemez. Türkiye’de üretilen bir parçanın Avrupa menşeli içerik hesabında tanınmaması, belirli kamu alımları ve destek programlarında Avrupalı üreticileri başka tedarikçilere yöneltebilir. Böyle bir tercih, Türkiye’deki firmaların siparişlerini ve yatırım beklentilerini etkilerken Avrupa’daki üreticilerin maliyetlerini de artırabilir. Yıllar içinde kurulmuş ortak üretim ağlarının siyasi sınırlar esas alınarak parçalanması, Avrupa’nın rekabet gücünü artırma hedefini zayıflatabilir.

SAFE ile “Made in Europe” birlikte değerlendirildiğinde, mesele teknik katılım koşullarının ötesine geçiyor. Avrupa’nın güvenliğine ve üretim kapasitesine katkı sunması beklenen Türkiye’nin, bu katkının ekonomik ve teknolojik getirilerine erişimi sınırlı kalabilir. Türkiye’yi önemli bir pazar ve tedarikçi olarak görürken ortak üretim, finansman ve teknoloji geliştirme süreçlerinde geri planda tutmak, Avrupa ile yakınlaşmanın faydalarının daha fazla sorgulanmasına yol açacaktır.

Böyle bir yaklaşımın Moskova açısından yaratabileceği fırsatlar da gözden kaçırılmamalıdır. Avrupa’daki ortak projelere ve destek programlarına erişimi zorlaşan Türk şirketleri alternatif iş birlikleri arayabilir. Bu arayışın mutlaka Rusya’ya yönelmesi gerekmez; ancak Moskova’nın ortaya çıkan boşluktan yararlanmaya çalışması beklenebilir. Avrupa, Türkiye’nin Rusya ile ilişkilerinin derinleşmesinden kaygı duyarken kendi kararlarının bu yakınlaşmayı teşvik edip etmediğini de değerlendirmelidir.

Türkiye’nin Batı ile bağlarını güçlendirmek isteyen bir politika, bu bağların sunduğu somut faydaları artırmalıdır. Gümrük Birliği’nin güncellenmesi, ortak yatırımların geliştirilmesi, savunma sanayii iş birliğinin derinleştirilmesi ve Türk üretiminin Avrupa’daki yerinin korunması bu açıdan birbirini tamamlayan adımlardır. Eşitlik ve karşılıklılık temelinde kurulacak bir ortaklık hem Türkiye’nin seçeneklerini genişletir hem de Avrupa’nın güvenliğine ve rekabet gücüne katkıda bulunur.

Batrakov’un İstanbul’da attığı goller, bu geniş tablonun küçük ama dikkat çekici bir parçasıdır. Bir Rus futbolcu Türk taraftarların sevgisini kazanabilir, Rusya bu sevgiden uluslararası görünürlük elde edebilir, Galatasaray da aynı oyuncuyla Avrupa futbolunun en önemli sahnesinde başarı arayabilir. Türkiye’nin dış dünyayla ilişkileri de tek bir eksene indirgenemeyecek kadar çok yönlüdür.

Bu ilişkileri kalıcı ekonomik ve diplomatik kazanımlara dönüştürmek önemlidir. Avrupa’nın ise Türkiye ile güçlü bir ortaklığın kendi güvenliğine ve refahına sağlayacağı katkıyı görmesi gerekiyor. İstanbul’da Kalinka’nın çalınması Avrupa için büyük bir kayıp olmayabilir. Asıl kayıp, Türkiye ile kurulabilecek kapsamlı bir ortaklığın sürekli ertelenmesi ve oluşan boşluğun giderek Moskova tarafından doldurulmasıdır.